"Hane İçre"

peki 2006 bizden birşey bekler mi?

Bölüm: iktibas

 

 

Gökhan ÖZCAN
gozcan@yenisafak.com.tr


2006 benden ne bekliyor?

Elbet farkındasınız, gazete köşelerini dolduran emekli büyükelçiler ve hipodrom tahmincileri de dahil olmak üzere bütün kalem erbabı, 2006 yılı beklentilerini yazıyor. Onlarla aynı şeyi yapmamı benden herhalde beklemezsiniz. Nasıl en kral 2005 muhabbetini bu köşeye taşıdıysam, şimdi en tuhaf 2006 yazısını da ben yazacağım. Tabii farkımı da ortaya koyacağım; herkesler gibi 2006 yılından ne beklediğimi değil, 2006 yılının benden ne beklediğini anlatacağım.

Sakın bunun sizleri neden ilgilendirmesi gerektiğini filan sormayın. Ne yani, bir yazarın lüzumsuz hayat teferruatının toplumsal ilgiye mazhar olması için yazarın ille de gamzeli mi olması lazım? İyi o zaman, yukarıdaki fotoğrafta görünmese de benim de gamzelerim var, bunu ispat edebilirim. Oturup okuyun, sizi ilgilendirmiyorsa unutursunuz gider. İlgilendiriyorsa yine unutursunuz, yine gider. Köşe yazılarının tabiatı budur. Bundan beş sene önce 2 Ocak günü ne yazdığını muhtemelen Çetin Altan bile hatırlamıyordur. Üstelik o çıkarıp tekrar tekrar Türk toplumunun faydasına sunmak için onları bir köşede özenli bir şekilde istif ediyor. Ben o kadar düzenli tertipli bir yazar değilim, bugün okudunuz okudunuz, çok isteseniz bile yirmi otuz yıl sonra sizin için bulup tekrar yayınlayamam.

Öncelikle 2006 yılının benim 12 aylık yakın geleceğimle ilgili hislerinin oldukça karmaşık olduğunu zannediyorum. Zannediyorum diyorum, çünkü bir yılın benim hakkımda ne düşündüğünü bilemem, bunu ancak tahmin edebilirim. Bu sebeple bundan sonraki cümlelerin başına ben eklememişsem, sizler mutlaka birer "muhtemelen" ibaresi ekleyiniz.

Muhtemelen, yakın geçmişimdeki diğer yıllar gibi 2006 da 12 aylık ömrü boyunca benim artık eskimekte olan hayat rutinimde ne zaman gürültülü bir kırılma yaşayacağımın tedirginliği içinde olacak. Bense bu yaştan sonra öyle esaslı bir kırılma yaşamayacağımı biliyorum. Bir gün aniden saçımın kalan son tellerini sola taramaya ya da işime helikopterle gitmeye karar verecek filan değilim. Aynı metroyu, aynı otobüsü, aynı yolu kullanmaya devam edeceğim. Muhtemelen aynı işi de... Ancak zaman zaman küçük sıra dışı hadiselere sebebiyet verebilirim. Mesela metroda karşımda oturmakta olan adamın pardösüsünün sallanmakta ve dikkatimi dağıtmakta olan düğmesini kalkıp bir çekişte koparabilirim. Ya da küçük bir dirsek darbesiyle yanımda kitap piyasasının son hitlerinden birini okumakta olan genç kızın kitabını düşürebilirim. Sonra okuduğu yeri kaybetmiş bir genç kızın yüz ifadesini hafızama kaydedebilirim. Bunların sadistçe bir gidişatın habercisi olan hareketler olduğunu biliyorum. 2006'da bunu bilsin, benden bu yıl irili ufaklı sadistlikler beklenebilir. Çünkü bu memlekette artık testlere içimi bir parça ferahlatan o güzelim "hiçbiri" şıklarını bile koymuyorlar!

Bunun dışında 2006 yılı benden her Türk vatandaşından beklediği şeyleri bekliyordur. Bol politik tartışma, bol manken muhabbeti, bol dizi geyiği, bol komplo teorisi, vs... Harbiden benden bunları bekliyorsa 2006'ya acırım. Çünkü çok bekler. Benim bu yıl bütün amacım sessiz ve derinden seyreden bir istatistik anarşisti olmaktır. Adı üstünde olmayan bir "hiçbiri" şıkkı olarak en ortalık yerlerde dolaşacağım. İster daire şeklinde, ister sütun şeklinde hazırlanmış olsunlar toplumsal manzarayı aksettirme iddiasındaki bütün grafiklerin huzurunu fena halde kaçıracağım. Hele aranızdan birileri bana katılır, istatistik anarşizmi davamı bir parça yaygınlaştırmama yardım ederse, o zaman bütün grafiklerden "görüş belirtmeyenler", "dillerini çıkartanlar", "omuz silkenler" gibi enteresan toplumsal paylar bile kopartabiliriz. O zaman ikibinlerin ilk mor yılı da 2006 olur!

 

00:20 - Cuma, Ocak 6 - yorum {1} - yorum yaz


evde neler yapabiliriz?

Bölüm: iktibas

Küçük İş Seferberliği
Mehmet Şevket Eygi
14.12.2005
Nüfusuna nisbetle kahvehanesi en bol ülke bizmişiz.Kahvehane nedir? Benim tarifime göre “İçinde bir iş yapılmayan, çalışılmayan, vakit öldürülen mekân”dır.
Toplumumuzun önemli bir kısmı çalışmaktan, üretmekten, iş yapmaktan hoşlanmayan bir karakter yapısına sahiptir.
Çalışmadan, kazanmadan, üretmeden tüketmeye gelince işte ona bayılırız.
Peki bu işin sonu ne olacaktır?
O kadar ümitsiz ve karamsar olmayalım. Nüfusumuz hayli kalabalıktır. Yüzde birimiz çalışkan, müteşebbis (girişimci), üretici olsa, yekûn olarak 700 bin kişi eder. Bunların her biri peşinden 10 kişiyi sürükleyebilse 7 milyon kişi. İşte bu 7 milyon kişi Türkiye’yi kalkındırabilir.
Peşinden sürüklemek ne demektir? Çalışacak, üretecek, teşebbüs edecek, ticaret yapacak ve başkalarını doğrudan doğruya veya dolaylı olarak çalıştıracak, çalışmaya teşvik veya mecbur edecek demektir.
İnsanları çalıştırmak için ille de bacalarından buram buram dumanlar tüten büyük fabrikalar kurmak gerekmez. İstihdam (çalıştırmak, hizmet ettirmek) için küçük atölyeler, dükkânlar da işe yarar. Basit bir örnek vereyim: Çalışkan, müteşebbis bir vatandaş küçük bir işyeri açtı ve burada üç kişi çalıştırıyor. Bu da bir istihdamdır. Böyle yerlerin sayısı günün birinde bütün yurt sathında 100 bin olursa 300 bin kişi çalıştırılmış olur. Bizzat çalışanlardan başka, bu işlerden dolaylı şekilde yararlanıp ekmek kazananlar da olacaktır. Taşıyanlar, satanlar, aracılık edenler... Yekûn olarak bir milyon kişi geçinmiş olur.
ABD’nin eski başkanlarından Reagan işbaşına geldiği zaman ülkesinde iktisadî bir durgunluk vardı. Küçük işletmeleri, hattâ ev atölyelerini teşvik ederek durgunluğu gidermişti.Bu teşviklerle orada 150 bin küçük işyeri, atölye, dükkân, hattâ evlerde tezgâhlar kurulmuştu.
Ülkemizi iktisaden pençeleri altına almış olan, bizi korkunç ve dehşetli bir borç tuzağına düşürmüş bulunan dış güçler sanayileşmemizi istemiyor, yeni fabrikalar kurmamıza izin vermiyor. Yeni fabrikalardan vazgeçtim, eskilerini kapattırmak veya haraç mezat sattırmak için baskı yapıyor.
Hatırlar mısınız, bir ara “YeşilSermaye Tehlike ve Tehdidi” diye korkunç cayırtılar kopartılmış, tehditler savrulmuştu. Sermayenin yeşili, kırmızısı, beyazı veya mavisi olur mu? Onlara göre olur. Onlar bu memleketin Müslüman çoğunluğunun iktisaden, ticareten, malî bakımdan güçlü olmalarını istemezler.
Anadolu’da kurulan fabrikaları ve işyerlerini de batırmak, kapattırmak için bin türlü dolap çevirmişlerdi.
Emperyalistler ve onların içimizdeki yardakçıları dışa bağımlı bir ekonomi ve sanayi istiyorlar. Onlara göre elbette bu ülkede eşitlik vardır ama bir zümre “DAHA EŞİTTİR”.
İçinde bulunduğumuz çukurdan çıkabilmek için mutlaka çalışkan, üretici, kazanan, çalıştıran (velev ki, bir kişi olsun) bir toplum olmamız gerekiyor. Toplumun yüzde yüzü böyle olamayacağına göre iş yüzde birlere kalıyor, yani yurt çapında 700 bin kişiye.
Mutlaka bir şeyler üretmemiz, mutlaka (helâl olmak şartıyla) ticaret yapmamız, mutlaka bir, iki, üç kişi de olsa çalıştırmamız, iş-ekmek kazandırmamız gerekmektedir.
Ne gibi işler yapabiliriz?
Bakın birkaç yıl öncesine kadar tekerlekli camekânlarda, tablalarda satılan simit bile şimdi üç-beş katlı SİMİT SARAYLARINDA satılmaktadır. Bizim yüzlerce iş konumuz bu simit meselesi gibidir. El atarsan, cesur olursan, azimli olursan başarır ve becerirsin.
Ben eminim ki, çok becerikli, çok azimli, çok çalışkan, işini çok iyi bilen bir vatandaş İstanbul’un bir yerinde bir “BÖREK SARAYI” açarsa inşaallah çok başarılı olacaktır. Ama nasıl bir börek sarayı? Tereddütlü ve şüpheli olarak gideceksiniz, bir börek yiyeceksiniz ve nefâseti karşısında hayran ve şaşkın kalacaksınız. Fiyatları da uygun olacak. Herkese anlatacaksınız, tavsiye edeceksiniz.
Deve hamuru gibi börek yapılırsa elbette tutmaz, müessese iflas der, “BÖREK SARAYI” virane olur.
Fatih semtinde, şehrin başka bölgelerinde çalışkan, hamarat, işbilir ev hanımları ev yemekleri yapıyor ve dışarıya satıyormuş. İşte bu faaliyetler de benim yukarıda bahs ettiğim “İŞLERDENDİR”.
Bilhassa kırsal kesimde, küçük şehirlerde ve beldelerde, büyük şehirlerin varoşlarında, fakir mahallelerde ev atölyeleri açılmalıdır. Halkımız bu atölyeleri kendi kendine açamaz. Öğretilmeli, teşvik edilmeli, yol gösterilmelidir.
Bir hususu da hemen arz edeyim:
KESİNLİKLE HİBE YANİ KARŞILIKSIZ YARDIM YAPILMAMALIDIR? Bizim ülkemiz suistimale müsaittir. Hibeleri, yardımları yerler ve iş yapmazlar. Herkes mi? Hayır bir kısmı...
Evlerde bilgisayarlı dikiş ve nakış makinesi ile işlemeli Türk kumaşları yapmak mümkündür. Ne dükkan veya atölye kirası ister, ne işe gidip gelmek için yol parası. Vakit de kayb edilmez. Ancak bu iş için mutlaka ders görmüş olmak gerekir. Öyle uyduruk nakışları, el işlemelerini kimse almaz, yapanlar başarısız olur, ümitsizliğe düşer.
Bizim çok güzel, çok zengin bir nakış, kumaşları işleme sanatımız vardır. EHLİYETLİ ve LİYAKATLİ öğretmenler, hanımlara, kızlara; örnekleri müzelerde, koleksiyonlarda bulunan bu işlemeleri öğretecekler, onlar da evlerinde yapacak ve ucuz fiyata satacaklar, geçimlerini temin edecekler.
Tabiî ki, bu iş için merkezî bir satış, dağıtım, propaganda, reklâm organizasyonu kurulması gerekir. İşte burası son derece tehlikeli ve kaypaktır. İşin içine ehliyetsizler, yiyiciler, lüpçüler, rantçılar, haramzâdeler girerse işler batar.
Nevşehir taraflarında köy kadınları yabancı turistlere satmak için bebek yapıyorlar, yol kenarlarında onlara satıyorlarmış.
Hindistan’dan, Çin’den ülkemize bir yığın el sanatı ürünü geliyor ve akıl almaz ucuz fiyatlara satılıyor. Nakliye parası veriyorlar, gümrük vergisi ödüyorlar ve yine ucuza satarak para kazanıyorlar. Biz de onları taklid etmeliyiz.
Dokuma tezgâhı denilince kimsenin gözü korkmasın. Küçük bir el tezgâhında boyu 1,5 metre, eni 50 santim olan boyun atkıları dokunabilir. Bunların yün iplikleri kaliteli, boyaları da tabiî boya olursa hem yurt içinde, hem de dış ülkelerde alıcı bulur. Ben şahsen, fabrika işi bir boyun atkısı kullanmaktansa, el tezgâhında dokunmuş bir atkıyı kullanmayı yeğlerim.
 Bu işleri, millî el sanatlarını ve zenaatleri halkımıza nasıl sevdireceğiz, bunlarla ilgilenenlerin, bunları üretmelerini nasıl sağlayacağız?
Bir şey söyleyeyim:
BUNLARI CEP TELEFONLARINI SEVDİKLERİ KADAR SEVDİREBİLİRSEK mesele biter.
Bu söylediklerim olmayacak şeyler değildir, MÜMKÜN ve KABÎL olan şeylerdir.
Gazeteler, televizyonlar, dergiler bunların reklamını, tanıtımını yapmalıdır.
Geçim sıkıntısı çeken insanlarımıza bu işlerin bir çıkış kapısı olduğu anlatılmalıdır.
Genç nesiller yanlış yollara sevk ediliyor, aldatılıyor. Her genç mutlaka okumak ve maaşlı bir iş bulmak peşinde koşuyor.
Prens Sabahaddin’in “Teşebbüs-i şahsî” prensibini bugünkü gençler bilmiyor.
Herkes fazla çalışmadan, kolay bir şekilde geçinmek istiyor. Sadece geçinmek mi? Herkes iki, hattâ üç anahtara sahip olmak istiyor. Biri ev anahtarı, biri otomobil anahtarı, biri de yazlık anahtarı. Üstelik de üçü de lüks olacak...
Kanaatli ve iktisatlı yaşamak, tasarruf etmek diye bir şey kalmadı. Bütçesi müsait olmayan aileler güneydeki şu meşhur (.....) oteline giderek hava atmak için çırpınıyorlar. Dar gelirli bir karı koca borç harç oraya  gitmişler ve kadın şimdi bütün çay toplantılarında “Biz geçenlerde Zabazingo Oteli’ndeyken...” diye konuşup duruyormuş. Durumları iyi olanlar, tuzları kuru değil, kupkuru olanlar ise beş yıldızlı otellerde kalmaktan haya ediyorlarmış. Ege bölgesinde bir yerde yedi yıldızlı süper lüks bir otel açılmış oraya gidiyorlarmış. Yazık ki, her yerde böyle oteller yok!
Türkiye’deki bir kısım fakirlerin içleri cayır cayır yanıyor, biz niye böyle yaşayamıyoruz diye...
Öncülük yapacak 100’de birlerden meydana gelen 700 bin kişilik zümreye, kazandığı parayı nasıl harcayacağını da öğretmek gerekir. Çalıştı, para kazandı, darlıktan kurtuldu ve hemen lüks bir otomobil aldı ve eski cep telefonunu attı, yerine bir milyar liralık lüks bir zilli aldı...Böyle bir kişi harcamasını bilmeyen bir zavallıdır.
Çinli ayda 100 dolara geçiniyor da biz niçin geçinemiyoruz?
Bazıları asgarî ücret ayda bir milyar olsun diye bağırıyor. Peki hiç ücret alamayan işçilerin haklarını koruyan, onlar için bağıran var mı? Devletin bir Çalışma Bakanlığı var, lakin bir işsizler Bakanlığı yok...
Evet ülkemizde bir iş, teşebbüs, çalışma, üretme seferberliği başlatılmalıdır. Önce bir kişi, sonra on kişi, daha sonra bin, onbin kişi. Sonunda yüz bin kişi işe başlasın, bir hareket olsun, bereket olsun.
Sakın ha, bu gibi işlere haram karışmasın, küçücük sermayesiyle lüks otomobil alma beyinsizliğine düşülmesin.
 

11:37 - Çarşamba, Aralık 14 - yorum {yok} - yorum yaz


ah minel mide...:)

Bölüm: iktibas

Fatma Karabıyık BARBAROSOĞLU

Patlıcan kızartması ile genç ve dinç kalmak

Büyük ve mükellef bir sofra.

Önce iştahla yeniyor her şey.

Dondurma reklamındaki kadın gibi, iştahı harekete geçiren efekt eşliğinde tadılıyor soslu kurabiyeler.

Sanki reklam filmi çekiliyor.

Sanki iştahsız çocuklar için iştah açma seansı düzenlenmiş.

Sanki en iştahlı,en çok yiyen kadın olma yarışması var masanın etrafında.

Sanki herkes görülmeyen kameralar önünde en iyi yiyici olmanın rolünü kapmaya çalışıyor.

Ev sahibi üçüncü defa demliyor çayı.Çay yetişmiyor hanımlara.Yedikçe hararet bastırıyor,hararet bastırdıkça çaya sarılınıyor,çay içtikçe daha çok yeniyor.

Ölümüne yenen masada iki kişi rol dışı kalıyor.Biri ev sahibi,hizmet etmek için yiyeceklerin dünyasına kendini sere serpe bırakamıyor,öteki yetmiş yaşlarında bir hanım.

Yetmiş yaşlarındaki hanım deyince,gözünüzde ne canlandı?

Her ne canlandıysa,hanımefendi o resmin dışında .Benim tarifime mahkumsunuz,gözünüzün önüne getirmek için kelimelerin mihmandarlığına muhtaçsınız.

Gümüş renkli saçları var.Ensesinde toplanmış.Boynundaki tülbenti yemek yerken başına örtüyor.Sofradaki hanımların hemen hepsi tesettürlü .Ama içeri girer girmez başlarını açtılar.Gümüş renkli kadının başını sofraya otururken örtmesini yadırgadılar hemen hepsi.

Kadın gümüş renkliydi sahiden.Eteği,saçları ve çorapları.

Servis tabaklarının dibi görünmeye başlayınca, kadın toplantılarının değişmeyen maddesi geldi ortaya.

Yavaş yavaş masadan kalkılmıştı.

Tahinli kurabiyelerden dört tane yediği ile övünen kadın, eteğini çekiştire çekiştire gümüş renkli kadının yanına oturdu.Biraz önce gümüşi kadının yarım tahinli kurabiye ve bir peynirli poça yediğine hiç dikkat etmemişti."Genetik mirasınız herhalde inceliğiniz" dedi.

Gümüş renkli kadın önce anlamadı.

"Bu yaşta bu kadar dik ve ince olmanız "diyorum diye tekrarladı tahinli kurabiyelere meftun kadın.

"Sizin yaşınıza gelince insanın iştahı kesiliyordur " herhalde dedi sofra toplayanlardan birisi.

Gümüş renkli kadın arkasına yaslandı "Efendim" dedi "patlıcan kızartması sevilir değil mi?Şöyle bostan patlıcanından kalın kalın doğranmış bir patlıcan kızartması.Üzerine bol sarımsaklı,soğanlı,domatesli bir sos ne güzel yaraşır.Memleketimizdeki fırınlar güzel ekmek pişiriyor elhamdülillah.Sosa batırılmış ekmeğin patlıcanlara eşlik edişi ne hoştur değil mi efendim."

Biraz önce çok doyduğunu söyleyen hanımların yeniden iştahı kabardı.

Hepsi dikkat kesildi.

Bu yetmiş yaşındaki genç ve dinç kadın, belli ki soslu patlıcan kızartması yapmanın ve yemenin püf noktasını biliyordu.Bunca yıl hem yemiş hem kilo olmamıştı.

Herkes nefesini tuttu.Ayaktakiler oturdu.Oturanlar daha bir dinleme konumuna ayarladı bedenini.

Yetmiş yaşındaki gümüş kadın kıssadan hisse olarak cümlesini koyuverdi ortaya:

"İşte efendim ben otuz yaşımdan beri hiç patlıcan kızartması yemedim."

"Ona bakarsanız" dedi tahinli kurabiye meftunu hanım,"ben de patlıcan kızartması yemem.Hatta kızartmayı hiç sevmem."

Kısa bir sessizlik oldu.

Rahmetli pederim" dedi gümüş renkli kadın gümüş renkli bir Türkçe ile, "sanki yedim" deyip sofraya gelen nimeti küstürmemek için sadece tadına bakardı.Biz de öyle alıştık efendim."

Bol soslu patlıcan kızartması ile ince ve dinamik kalmanın yöntemlerini beklerken, gümüş renkli kadının "doymadan sofradan kalkmak" ilkesini hatırlatması hepsinin canını sıktı.

Doymadan kalmak değil,ölümüne doyup ince kalmak istiyordu hepsi.Daha daha yemek ,dünyadaki bütün nimetleri tatmak,öyle çok tatmak ki ,kimseye bir şey bırakmamak.

ABD'nin yayılmacı politikasını bu kadar kolay nasıl kabul ediverdik sanıyordunuz…!

Küresel dünyanın düzenini anlamak için yiyip içtiklerimize de bakmamız gerekiyor.Sindirme kapasitemize…İştah salgılayan bedenimize.

Böyle!

Çok yemek ile adaletsizliğe ortak olmak arasındaki dengeye tanık olmak isterseniz size Leyla İpekçi'nin "Başkası Olduğun Yer" adlı romanını tavsiye ediyorum.Az yemek ile başkası olmak/olabilmek arasında, sufilerin kurmuş olduğu bağlantıyı, çağdaş bir roman aracılığı ile dile getiriş olarak da okumak mümkün İpekçi'nin satırlarını.

12:47 - Salı, Aralık 13 - yorum {2} - yorum yaz


Hac Mevsimi

Bölüm: iktibas

Bu bizim beşinci mevsimimiz

Yolcu etmeyi ve yolculanmayı sevmem; bunun tek istisnâsı hacca giden ve oradan dönen hacı kafileleridir.

Bugünlerde yurdun dört bucağında otobüs terminallerinde yüz binlerce insan, binlerce hacı adayını uğurluyor. Yaşamayan bilmez; dünyada hiçbir yolculuk, gideni ve uğurlayanı bakımından bu kadar gönül açıcı, bu kadar ferahlık verici, bu kadar neş’e dolu olamaz; sevincin gözyaşlarına dönüşmesi hiçbir zaman ve zeminde bu kadar tabii görünmemiştir. Ömürlerinde hiç hacı uğurlamayanlar, ağlamanın bu tatlı ama yine de yakıcı boyutunu bilemezler.

Şu gidenler; şu tek tip libaslara bürünmüş sıradan insanlar, şu görünüşte alelâde ama şanslı ve bahtiyar insanlar, ki ömürlerinin bu deminde bir kere daha çocukların yaşadığına benzer türden bir saadeti yaşamak noktasında kâffesi birden şen çocuklardır. -Allah sırrını takdis etsin- Hazreti İsâ, “Çocuklar gibi olmalısınız” derken, eminim ki, şu meserretten kalbi yufkalaşmış hacı adaylarının içinde yüzdüğü yeniden doğuş neş’esini kastetmekteydi.

Derin Anadolu’nun takviminde bir de bu mevsim vardır işte; hac mevsimi!

Aylar süren “aday adaylığı” dönemi yaşanıyor; mâlum, isteyen hacca gidemiyor, adaylık kur’aya tâbi. İlk çekilişle heyecan yatışmış olmuyor; ceste ceste ek kontenjan ilân edildiğinde aday adaylarının yüreği yeniden ağızlarına geliyor. Neticede burada kalanlar, “nasip değilmiş, seneye inşallah” diye ağlayıp avunuyor, gitmelerine ruhsat çıkanların ise yüreği pır pır; ziyaretler, “hayırlı olsun”lar... Vakit yaklaştıkça “güle güle gidin; Kâbe-i Muazzama’da bizi de ismen anarak dua edin, Resul-i Ekrem’e selâmımızı tebliğ edin” temennîleriyle uğurlama ziyaretleri faslı başlıyor. Buralarda âdettir; “yoklatma” tâbir edilir. Yolcular yoklatılıyor; küçük bir hediye, üç-beş kuruş... Maksat yolculuğu ve yolcuları azizlemek, gönül almak; gayri imkânınız neye kifâyet ediyorsa...

Müftülükler beşer günlük seminerler tertip ediyor bu arada; şehrin büyükçe camilerinden birinde hacı adaylarına ön bilgiler veriliyor. Yaşlısı genci yüzlerce insan, yine çocuklar gibi dudakları kıpır kıpır derslerini ezberlemeye çalışıyorlar. Bu esnada etraflarındaki herkes, hacı adaylarına daha rakik, daha muhabbetli, daha nazik davranıyor; uzaktaki hısımlar, yakınlar bir şekilde “güle güle” demenin çaresini buluyorlar; evlâd ü âyâl son günlere yakın bir araya geliyor.

Evde bir bayram havası...

Ve nihayet sabır kandilinin yağı tükeniyor ve bütün şehir ahalisinin haberdar olduğu bir gün ve saatte uğurlama törenleri tertipleniyor. Üzerlerinde “falanca firmanın feşmekanca grubu” yazısı yapıştırılmış gemi gibi otobüsler perona gelinlik kızlar gibi çalımla diziliyorlar. Vakıa o koca yol otobüsle tüketilmeyecektir; otobüs yolculuğu en yakın havaalanına kadardır ama orada vedâlaşılıyor.

Bir tarafta bayraklar dalgalanıyor, güzel sesli müezzinler ezanlar okuyor; dualar, tekbirler, tehliller...

Otobüs şoförlerinin, muavinlerin bile gözleri nemleniyor; “ah biz de şu şanslı insanların arasında olsaydık; her şeyi ardımızda bırakıp o güzel ve mübarek topraklara gitseydik; nerede akşam orada sabah edip vaktimizi duayla, namazla, tesbihle geçirseydik; dönüşte yeni bir insan olmanın sevincini yaşasaydık” diye geçiyor içlerinden belli...

Bir mânâda ölmeye gidermiş gibi gidiyorlar; mâruf tâbirdir, “gidip gelmemek, gelip görmemek var” ama bu ölmek, başka ölmek; başka bir insan olmak için sûretâ ölmek; mânen dirilmek için ölmek.

Kalanlarda, “seneye kırıp-sarıp biz de yazılalım inşallah” kararlılığı, gidenlerde ömürlerinin en tasasız, en mes’ut, en güzel yolculuğunun ilk adımlarını yaşamanın heyecanı.

Bu bizim beşinci mevsimimiz; hac mevsimi.

Yolunuz açık olsun güzel adamlar; dualarda bizi unutmazsınız değil mi?

13:00 - Cuma, Aralık 9 - yorum {yok} - yorum yaz


Buraya Kadarmış Sonraki Sayfa


Tanım
Evin içinden bir çok şey...
Ana Sayfa
Hakkımda Kısa Bilgi
Dolapta ne var ne yok
mutfak
dekor
değiştirip degerlendirelim
dantel
örgü
incik boncuk
bir fikir
iktibas
dinliyoruz
hayat
takvim yaprağı
kategorisiz
arsiv

ye_15



Mutfaktakiler
Bizim Pastane
Devletsah
Ekmek Kokusu
Emeklilik Hobileri
Mutfakta Zen
Obur Kedi
Pastaci
Portakal Agaci
Sofram
Yemek Zevki

Ziyaret Ettiğim Siteler
Altı Üstü Tasarım
Altın Kafes
Gönül Dünyamız
Keşkül Dergisi
Mavi Çadır
Mutriban

  • Son Yorumlar

    Google
    Web Dersaadet
    internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz. internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.

    En Son NeleR Yazmışız?
    - Geçen gün ömürdendir..
    - İyi bayramlar...
    - seyyah oldum dolaştım şu alemi...
    - Bayram
    - ye#15 Türk ve Dünya Mutfağından Bayram Tatlıları: 61-69
    - ye#15 Türk ve Dünya Mutfağından Bayram Tatlıları: 51- 60
    - ye#15 Türk ve Dünya Mutfağından Bayram Tatlıları: 41-50
    - ye#15 Türk ve Dünya Mutfağından Bayram Tatlıları: 31-40
    - ye#15 Türk ve Dünya Mutfağından Bayram Tatlıları: 21-30
    - ye#15 Türk ve Dünya Mutfağından Bayram Tatlıları: 11-20

    adopt your own virtual pet!